Zaman yoktu henüz,
bir gece vardı soğuk, karanlık, rüzgarlı, yırtıcıların birbirini yuttuğu.
Bir de gündüz vardı alaca karanlık, ve soğuk.
Her yer su, balçık ve kayalıktı.
Yeşil, adları konmamış dağların eteklerinde beliriyordu yeni yeni.
Mızrak gibi gökyüzüne uzanan dağların tepeleri bilinmezliğe saplanıyordu geceleri, gündüzleri güneşe.
Hafıza taş kadar sessiz, toprak kadar derindi bu çağda.
Sis vadilerin üzerine ağır, nemli ve yağmurla çökerdi bir örtü gibi her daim.
Toprakla saban, sabanla demir tanışmıyordu henüz.
Nehirlere set germek, hayal bile değildi.
İnsan sahip olmayı değil, hayatta kalmayı biliyordu yalnızca.
Kalp vardı canlılarda nabız gibi, kapalıydı yollar kalbe giden.
Evren, avcının kesik nefesiyle pusu atıyor;
Kadının toprağa mırıldandığı kadim ezgiyle, nabız yükseltiyordu.
Bu çağ, taşın konuştuğu çağdı.
Ve, taş yalnızca kadınlara veriyordu sırrını.
Gökte o yıl tamamlanıyordu “Gümüş Döngü”.
Ay, bulutların arasından bir ana gibi değil; bir hakikat gibi çırılçıplak sıyrıldı.
Dağın gizli damarında bir sessizlik birikti, sert kayalarla korunan kutsal mağaranın önünde.
Erkek ayağının değmesi yasaktı bu eşiğe, yalnızca ruhun nefesle konuştuğu yerdi burası.
Aşağıda, uzakta kan ve ter kokan avların peşindeydi erkekler.
Yukarıda yaşamın sırrı tutacaktı, kadın eliyle.
Öne çıktı Tabr.
Ruhu yıkanmıştı geceyle.
Bakışları uyanıktı kurt kadar, karanlığa gizlenmiş.
Geyik derisini çıkardı üzerinden, ağır ağır.
Tenine düşen ay ışığı, solgun bir yüz gibi parladı.
O artık bir beden değil, köprüydü gökle yer arasında incecik.
“Sırayla gelin,” dedi.
Sesi taşa, suya ve rüzgâra emir diliyle yankılandı.
“Ocağınızın dumanını,
doğmamış çocuklarınızın soluğunu bu taşa mühürleyin.”
Dokuz kadın öne çıktı.
Yamacından gelmişlerdi dağların, farklı yönlerini taşıyorlardı fırtınaların.
Soğuk kayaya bastılar avuçlarını.
Bir anlığına ürperdi taş.
Ardından yaklaştı üç bilge kadın.
Biri dünü taşıyordu, biri bugünü tutuyor, henüz doğmamış zamanı görüyordu üçüncü kadın.
Ellerini dokuz izin üzerine yerleştirdiler, göğü tutar gibi.
On bir iz oluştu ama,
taş hâlâ susuyordu.
Sonra ilerledi Tabr.
İncitmiyordu adımları, süzülüyordu taşa toprağa dokunmadan.
Elini yerleştirdi boşluğa, on bir izin tam candamarına.
Zaman o an çatladı, uğultu sardı tüm bedenleri.
Tabr’ın avucundan sızan gümüş ışık, dolandı diğer kadınların parmak uçlarına.
Karanlık geri çekildi sessiz sedasız, taşın derinliklerine.
Yoğunlaştı on bir iz birden, küçüldü ve kayanın içinde parlayan yıldızlara dönüştü.
Dokuz yıldız bir kavis çizdi aşağıda.
Üç yıldız bir taç gibi yükseldi onların üzerinde.
On iki ışık, on iki yıldız, Nıp gibi.
Göğün düzeni indi, ilk kez yeryüzüne.
Mağara içi doldu, mavi ve yakıcı bir aydınlıkla.
Doğumun; ilk kez doğuşun ışığıydı bu ateş insanlığa.
Maze Dansı başladı.
Çıplak ayakların toprağa vuruşu bir davul sesi değildi; yerin yedi kat altındaki ateşle göğün en uzak karanlığının ortak kalp atmasıydı.
Tabr gövdesini bükerek bir yılan gibi, göğe uzattı kollarını.
Topladı ayın ışığını, damıttı derinliklerine toprağın.
“Biz feryadıyız toprağın, yüzüyüz göklerin" diye haykırdı.
“Onlar avlanmayı bilir yaşamak için;
biz avcıyız, anasıyız avcıların"
"Onlar yıkmayı bilir; biz yıkılanın küllerinden nefes çıkarmayı.”
Bu söz yalnızca erkeklere değil geleceğe söylenmişti.
Yarınlara fikirdi bu tohumdu, habercisiydi filizlenecek olan ormanın.
Çünkü görüyordu Tabr.
Bir gün değişecekti her şey, ruhlar esir olacak, güç kök salacaktı.
Unutarak güçlendiğini sanacaktı insan.
Ama unutmayacaktı taş.
Vadinin girişinde bekleyen erkekler diz çöktü, kayaların arasından sızan o ilahi parıltıyı görünce.
Mızraklar döndü oduna.
O gece anladılar:
Yaşamı taşıyan güç, öldüren güçten daha eskidir.
Tabr son kez yere vurduğunda mağara sarsıldı.
Bu bir yıkım değildi.
Bu, dünyanın ilk doğum sancısıydı.
Işık dindiğinde, taş kabul etmişti eti.
On iki el izi oyulmuştu, kayanın içine derinlemesine.
Gümüş bir hare vardı kenarlarında.
Canlıydı artık taş.
Nıp dediler hep bir ağızdan.
Tabr yürüdü mağaranın çıkışına.
Baktı kalabalığa, verdi hükmünü.
“Bir gün unutulacak bu gece.
Sökülemeyecek bu eller, bu taştan.
On iki yıldız devam edecek birbirini tutmaya.
Ay her döndüğünde doğacağız biz, ışığın içinde yeniden.”
O geceden sonra eskisi gibi olmadı bu zirvelerde fırtına, Tabr’ın bitmeyen dansı olduğunu söyledi her seferinde fırtınaya insanlar.
Vadide doğan kız çocuklarının alnında, şakağında ya da avucunda soluk bir iz belirdi.
Halk buna “Mazetabr Öpücüğü” dedi.
Mazetabr’ın adı ise bir daha verilmedi hiçbir çocuğa.
O isim söylenmek için değildi, baştacı etmek korunmak için vardı artık.
Ta ki Alborz olana kadar adı koca dağın.
Bugün örtülüdür mağaranın yeri sislerle.
Ortadaki el izi gümüş bir nabız gibi atar, her dolunayda.
Taş ısınır.
Toprak nefes alır.
Ve görünmeyen bir vadide, Mazetabr’ın dansı hâlâ sürer.
Dünya var oldukça.